“Sakin olun sevgili kanaat önderleri, heyecandan sandalyenizden düşmeyin!” diye başlayan derleme, seçim öncesinde birçok medya kuruluşunun Die Linke’yi neredeyse aynı çerçevede sunduğuna dikkat çekiyor.
Sağcı Nius portalı, Die Linke’nin Berlin yönetimine gelmesi halinde başkente “Yahudi düşmanlığı, antikapitalizm ve özgürlük düşmanlığının” geleceğini, hatta Berlin’in bir “hilafete” dönüşeceğini yazmıştı.
Seçim sonrasında ise Tagesspiegel, CDU, Yeşiller ve SPD arasında bir koalisyon kurulması fikrini öne çıkarıyor. Gazete, Berlinlilerin yaklaşık dörtte birinin Die Linke’ye oy vermesini, partinin antisemitizm suçlamalarına rağmen oy vermeleri üzerinden sorguluyor.
Junge Welt burada ironiyi daha da sivriltiyor: “Ne olmuş yani, insanlar Yahudi düşmanlığıyla değil, ev bulmakla ilgileniyor. Sonuçta insanlar kışkırtıcıların laflarına kulak vermek yerine başlarını sokacak bir ev arıyor.”
Sosyal medyada ise ton daha da sertleşiyor.
RTL siyaset sorumlusu Nikolaus Blome, Die Linke’nin başarısının ardından konut şirketlerinin Berlin’den kaçacağını öne sürüyor ve “kamulaştırma fantezileri” ifadesini kullanıyor.
Table Media Genel Yayın Yönetmeni Michael Bröcker ise işi daha da ileri götürerek, sol bir belediye başkanına karşı federal müdahale ihtimalinden, antisemitizmden ve piyasa ekonomisinin mülkiyet ilkesine yönelik tehditten söz ediyor.
Eski taz, şimdiki Spiegel yöneticisi Felix Dachsel ise adeta malzemeleri bir kokteylde karıştırıyor: “Nius”un Yahudi düşmanlığı ve kamulaştırma söylemine Rusya korkusunu ve Berlin yönetiminde bir “Remmo aşiret lideri” imasını ekliyor. Hatta Berlin’de oy kullanma hakkı olan herkes için “zorunlu Berlin Duvarı yürüyüşleri” öneriyor.
Junge Welt’in derlemesine göre bu tırmanışın sonunda sıra Springer grubunun “en özgür çalışanı” olarak anılan Ulf Poschardt’a geliyor.
Poschardt, X üzerinden yaptığı paylaşımlarda Die Linke’nin Berlin’de iktidara gelmesiyle “Hamas’ın Berlin’de yönetime geleceğini” ya da “Arap İslamofaşistlerin de gemiye bindirildiği DDR’nin geri döneceğini” öne sürüyor.
Ardından şu çarpıcı cümleyi kuruyor:
“Herkes 1933’ten korkuyor. Asıl tehlike 1949.”
Poschardt’a göre Berlin’deki Die Linke, Mecklenburg-Vorpommern’deki AfD’den “neredeyse her açıdan daha tehlikeli ve daha radikal”.
Junge Welt ise yazısını şu ironik gözlemle noktalıyor: Poschardt, Berlin Die Linke’sinin son dönemde diğer partilerden farklı olmadığını göstermek için attığı siyasi geri adımları ve merkeze yaklaşma çabasını görmezden geliyor.
Yani seçim sonucu ne olursa olsun, Junge Welt’in anlattığı medya manzarasında bir şey değişmiyor: Die Linke’nin konut ve kamulaştırma politikaları, bazı medya yorumcularının elinde kısa sürede antisemitizmden Hamas’a, Rusya’dan DDR’ye kadar uzanan bir “korku kokteyline” dönüşüyor.