Batı Avrupa'da yaz artık yalnızca bir mevsim değil, giderek bir iklim krizinin bilançosuna dönüşüyor.
Haziran ve Temmuz ayları şimdiye kadar ölçülen en sıcak dönemler arasında yer aldı. Avrupa Birliği'nin iklim gözlem programı Copernicus'un verilerine göre Batı Avrupa'da sıcaklıklar uzun yıllar ortalamasının 2,79 derece üzerine çıktı.
Topraktaki nem azalıyor, nehirlerin suyu çekiliyor, orman yangınları büyüyor. Denizler ısınıyor. Üzüm bağlarında hasat zamanı değişiyor. İnsanlar gündüz çalışamaz hâle geliyor.
Ve bütün bunlar bize aslında çok basit bir gerçeği hatırlatıyor:
Doğaya yaptıklarımız artık doğrudan hayatımıza geri dönüyor.
Yıllardır daha fazla tüketiyoruz.
Daha fazla enerji…
Daha fazla yakıt…
Daha fazla uçuş…
Daha büyük otomobiller…
Daha büyük evler…
Daha hızlı üretim ve daha hızlı tüketim…
Bir ürünü kullanmak yerine yenisini satın alıyoruz. Şehir içinde birkaç kilometrelik yol için bile otomobile biniyoruz. Gökyüzünü her gün binlerce uçak dolduruyor. Motorları daha güçlü, gövdeleri daha büyük otomobiller bir “özgürlük” ve “konfor” sembolü olarak pazarlanıyor.
Bütün bunların bedelini ise yıllarca görünmez sandık.
Oysa doğa hesabı tutuyor.
Bugün Avrupa'nın farklı bölgelerinde gördüğümüz aşırı sıcaklar, kuraklık ve yangınlar, işte o hesabın giderek büyüyen faturası.
“Bu sıcaklıklara alışacağız”
Bilim insanları uyarıyor: Dünya ısındıkça bu tür aşırı hava olaylarının daha sık ve daha şiddetli yaşanması bekleniyor.
Katalonya'daki üzüm üreticileri bunun sonuçlarını şimdiden günlük hayatlarında görüyor. 35–45 derece sıcaklıklar altında gündüz hasadı neredeyse imkânsız hâle geldi. Üzümler artık normalden haftalar önce ve yalnızca geceleri toplanıyor.
Çünkü iklim değişikliği yalnızca termometredeki rakamları değiştirmiyor.
Çalışma saatlerini, tarımı, ekonomiyi ve insanların yaşam biçimini de değiştiriyor.
Üstelik mesele yalnızca karadaki sıcaklıklarla sınırlı değil.
Denizler de ısınıyor. Daha sıcak denizler, daha fazla hava dalgası ve daha yüksek fırtına riski anlamına geliyor.
Peki bütün bunların sorumlusu kim?
Burada “Herkes üzerine düşeni yapmalı” demek kolay.
Elbette bireylerin de sorumluluğu var.
Ama iklim krizini yalnızca vatandaşın musluğu kapatmasına, daha az et yemesine ya da elektrik tasarrufu yapmasına indirgemek büyük resmi görmemek olur.
Çünkü asıl soru şu:
İnsanları sürekli daha fazla tüketmeye teşvik eden ekonomik ve siyasi düzen değişecek mi?
Ulaşım politikası değişecek mi?
Toplu taşıma güçlendirilecek mi?
Şehirler otomobiller için değil insanlar için tasarlanacak mı?
Her yıl daha büyük ve daha ağır otomobiller üretmek yerine daha az kaynak tüketen ulaşım sistemlerine geçilecek mi?
Kısa mesafeli uçuşların alternatifi gerçekten yaratılacak mı?
Fosil yakıtlardan vazgeçme konusunda siyasi irade gösterilecek mi?
Ve belki de en önemlisi:
“Daha çok tüket, daha çok kazan, daha çok büyü” anlayışının sınırları olduğunu kabul edecek miyiz?
Çünkü doğanın sınırı var.
Atmosferin sınırı var.
Suyun sınırı var.
Toprağın sınırı var.
Ama bizim tüketme arzumuzun sınırı yokmuş gibi davranıyoruz.
Ren Nehri de alarm veriyor
İklim krizinin ekonomik faturası da giderek büyüyor.
Almanya'nın en önemli su yollarından biri olan Ren Nehri'nde su seviyesinin düşmesi, taşımacılığı tehdit ediyor. Mainz ile Koblenz arasındaki Orta Ren bölgesinde su seviyesinin daha da düşmesi hâlinde gemi taşımacılığı ciddi biçimde aksayabilir.
Bu yalnızca çevrecilerin meselesi değil.
Çünkü Ren'deki su azalması sanayiyi, ticareti, enerji sektörünü ve tüketiciyi doğrudan etkiliyor.
Yani doğanın bozulması, sonunda ekonominin de bozulması anlamına geliyor.
Doğa bizi cezalandırmıyor
Belki de burada kullandığımız dili bile değiştirmemiz gerekiyor.
“Doğa bizi cezalandırıyor” diyoruz.
Aslında doğa kimseyi cezalandırmıyor.
Biz, doğanın kurallarını yıllarca görmezden geldik.
Atmosfere milyarlarca ton sera gazı saldık. Fosil yakıtlara bağımlı bir ekonomi kurduk. Daha fazla üretmeyi, daha fazla tüketmeyi ve sürekli büyümeyi başarı ölçüsü yaptık.
Şimdi ise doğa bize yalnızca sonucu gösteriyor.
Daha sıcak yazlar…
Daha kurak nehirler…
Daha büyük yangınlar…
Daha fazla aşırı hava olayı…
Daha yüksek ekonomik zararlar…
Ve insan hayatına mal olan sıcaklıklar.
İklim değişikliğini artık tamamen geri çeviremeyebiliriz.
Ama bilim insanlarının söylediği gibi, daha kötüsünü önlemek hâlâ mümkün.
Bunun için bireysel alışkanlıkların değişmesi gerekiyor.
Ama yalnızca bireylerin değil, sistemin de değişmesi gerekiyor.
Çünkü tek tek insanların ışığı kapatması yetmez; bütün bir ekonominin fosil yakıtlara bağımlılığını azaltmak gerekir.
Bir insanın arabasını daha az kullanması önemlidir.
Ama şehirleri otomobile bağımlı olmaktan çıkarmak çok daha önemlidir.
Bir kişinin daha az uçması önemlidir.
Ama sürekli uçuşu ve aşırı tüketimi teşvik eden ekonomik modeli sorgulamak daha önemlidir.
Artık mesele yalnızca iklimi kurtarmak değil.
Mesele, nasıl bir hayat istediğimize karar vermek.
Daha fazla tüketen, daha fazla kirleten ve daha fazla kaynak harcayan bir hayat mı?
Yoksa daha az tüketerek, daha az israf ederek ve doğanın sınırlarını kabul ederek yaşayabileceğimiz başka bir düzen mi?
Çünkü doğa bize düşman değil.
Asıl sorun, doğanın sınırlarını yok sayan yaşam biçimimiz.
Ve bugün Avrupa'nın kavurucu sıcağında, kuruyan Ren Nehri'nde, yanan ormanlarda ve geceleri hasat yapmak zorunda kalan üzüm üreticilerinde gördüğümüz şey belki de geleceğin fragmanı.
Doğanın faturası artık kapımıza geldi.
Ve bu faturayı kimin ödeyeceği sorusu, önümüzdeki yılların en büyük siyasi ve toplumsal tartışmalarından biri olacak.
Bu versiyonda özellikle “bireysel sorumluluk” ile “sistemin sorumluluğu” arasındaki farkı belirginleştirdim. YouTube/radyo açısından da bence en vurucu cümle şu olabilir:
“Doğa bizi cezalandırmıyor; biz doğanın sınırlarını yıllarca yok saydık. Şimdi bunun bedelini ödüyoruz.”